Şehidlik

Allah yolunda canını fedâ eden, dînini, vatanını, bayrağını, nâmusunu müdâfâ ederken ölen, haksız yere öldürülen müslümanlara şehîd denir.

Şehîdlik, Allah katında peygamberlikten sonra en yüksek mertebedir. Peygamberlerden sonra derecesi en yüksek olan şehîdlerdir. Şehîdler, Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Cennet’te, onlar için sonsuz nîmetler hazırlanmıştır. Îmânla ölen ve Cennet’e giren bir kimse, dünyâya tekrar gelmek istemez. Fakat şehîdler böyle değildir. Onlar, tekrar dirilmeyi ve tekrar şehîd olmayı arzularlar. Bu arzuları, şehîdlik mertebesinin Cennet nîmetlerinden daha tatlı, daha zevkli olmasındandır. Şehîdlerin, Cennet nîmetlerine kavuştukları vakit; “Ey Rabbimiz! Biz senin yolunda tekrar şehîd olmak için dünyâya döndürülüp öldürülmeyi istiyoruz” diyerek, Allahü teâlâya yalvaracaklarını, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) haber vermektedir.

Şehîdlerin, kul borçlarından başka bütün günahları af olunur. Kul borçlarını da, Allahü teâlâ kıyâmette, hak sâhibine Cennet nîmetlerini ihsân ederek helâllaştıracaktır.  Allah yolunda savaşırken, hudut boylarında nöbet tutarken ölenlere, kıyâmete kadar bu ibâdetlerinin sevâbı verilir. Şehîdlerin bedeni çürümez, kabirlerinde diridirler. Her biri, kıyâmette yetmiş kişiye şefâat eder. Suda boğularak şehîd olana, karada şehîd olanın iki misli sevâb verilir. Hattâ kul boçları da affedilir. Havada şehîd olanlar da böyledir.

Müslümanları, asırlarca harb meydanlarında zaferden zafere koşturan biricik arzu, âhırette şehîdlere verilecek sonsuz nîmetlere îmân etmeleri ve bunlara kavuşmak emelidir. Dünyânın fâniliğine, âhırette ise Cennet’in ve nîmetlerinin sonsuzluğuna yakın derecede îmân edenler, şehîd olmaktan büyük bir haz, zevk duymuşlardır. Harp meydanlarında kahramanca dövüşen ve düşmandan yılmayan müslüman askerler, şehîd olmak arzusu ile yanıp tutuşmuşlar ve aslâ düşmandan yüz çevirmemişlerdir. Hâlbuki dünyâ zevklerine aşırı derecede düşkün olanlar ve âhırete inanmayanlar, güçlü gördükleri düşmanları karşısında tutunamayıp, harp meydanını terk etmişlerdir. Durum, bu gün de böyledir.

Ancak (yani sadece) mü'min olanlar şehîd olur. Allah’a ve O’nun dînine inanmayanlara, âhırette şehîdlik muâmelesi yapılmaz. Şehîdler dünyâda ve âhırette, durumlarına göre muâmele görürler. Tam şehîd olan ve dünyâ şehîdi olan, öldükleri vakit üzerinde bulunan kanlı elbiseleri ile gömülür ve yıkanmazlar. Allahü teâlânın huzûruna, harpte yaralanıp şehîd oldukları andaki durumları ile gelirler. Yaralarından akan kan, misk ü anber gibi kokar.

 

Üç türlü şehîd vardır;

1-Tam şehîd: Cünüp, hayz olmayan âkıl bâliğ bir müslüman, zulüm ile haksız olarak, burucu veya kesici vâsıtalarla oldürülünce ve harpte din ve vatan düşmanları ile Allah için harb ederken düşman tarafından; sulhta âsîler, yol kesiciler, şehir eşkıyâları, gece hırsız tarafından, herhangi bir vâsıta ile öldürülünce hemen ölürse veya müslümanların ve ehl-i zimmîlerin canlarını, mallarını korumak için, bunlara olan çarpışma yerinde bulunan ölü üzerinde yara, kan akması gibi öldürülme alâmetleri görülürse veya şehirde öldürülmüş bulunup, kâtili bilinir ve kısas yapılması lâzım gelirse, bunlara tam şehîd denir. Tam şehîd, dünyâda yıkanmaz. Kefene sarılmaz. Kefen mikdârından fazla olan elbisesi soyulup çamaşırı ile defn olunur. Cenâze namazı, Hanefîde kılınır. Şâfiî mezhebinde kılınmaz. Âhırette de şehîd sevâbına kavuşulur.

 

2-Dünyâ şehîdi: Allah rızâsı için cihâd etmeye, savaşmaya niyet etmeyip, dünyâ kazancı için harb eden, yalnız dünyâ şehîdi olur. Bunlara dünyâda şehîd muâmelesi yapılır. (Yani şehidlerin ve şehid yakınlarının dünyada gördüğü itibara bunlar da kavuşurlar, ancak kazançları bu kadardır) Kanlı elbiseleri ile gömülür, yıkanmazlar. (Yani şehidlere uygulanlar bunlara da aynen uygulanır çünkü muameleler görünüşe göredir kalbini Allahü teala bilir) Fakat, âhırette hakîkî şehîdlere vâd edilen mükâfâtlara kavuşamazlar. Çünkü niyetleri bozuktur. Cennet’teki nîmetler, Allahü teâlânın râzı olduğu kimseler için hazırlanmıştır.

 

3-Âhiret şehîdi: Allah için olan cihâdın hazırlığı esnâsında tâlimlerde ölürse, zulüm ile öldürülünce veya cihâdda ve eşkıyâ, âsî, yol kesici, gece hırsızla vuruşmada yaralanınca, hemen ölmez, bir namaz vakti çıkıncaya kadar aklı başında kalır veya başka yere götürülüp, orada ölürse yalnız âhıret şehîdi olurlar. Dünyâda yıkanır ve kefenlenirler. Had, tâzir, kısas cezâları ile öldürülenler, kurşuna dizilenler, îdam edilenler ve hayvan tarafından öldürülenler yıkanırlar.

Boğularak, yanarak, garib, kimsesiz olarak, duvar ve enkaz altına kalarak ölenler, ishalden, taundan, sâri (bulaşıcı) hastalıklardan, lohusaklıktan, sara hastalığından, Cuma gecesinde ve gününde, din bilgilerini öğrenmekte, öğretmekte ve yaymakta iken ölenler ve âşık olup, aşkını, iffetini, namusunu saklarken ölenler, zulüm ve hapis olunup ölenler, Allah rızası için müezzinlik yapanlar, dine uygun ticarette bulunanlar, helal kazanıp çocuk çocuğuna din bilgisi öğretmek ve ibadet yapmaları için çalışanlar ve fıkıh kitaplarında daha geniş olarak izah edilen şeyleri yapanlar) ölünce ahiret şehidi olurlar.

 

 

Şehit olarak ölmeyi istemek îmânın kâmil olmasının alâmetidir. Onun için her Müslüman şehit olarak ölmek için duâ eder. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, şehitliğin fazîletlerini, üstünlüklerini Eshâbına haber verince, bütün Eshâb-ı kirâm şehit olmak istemişler, namazlarından sonra şehit olarak ölmek için duâ etmişlerdir. Bu hususta duâsı meşhur olan Eshâb-ı kirâm çoktur. Bunlardan, Abdullah bin Cahş’ın radiyallhu anh duâsı pek meşhurdur.

 

Hazret-i Abdullah bin Cahş, Resûlullah’ın halasının oğlu ve kayın birâderidir. Bedir Savaşında olduğu gibi, Uhud Savaşında da büyük fedakârlıklar göstermiştir. O, bu savaşta şehit olmak istiyordu. Arkadaşlarından Sa’d bin Ebi Vakkas hazretleri, bu arzusunu şöyle anlatmaktadır:

Uhud’da, savaşın çok şiddetli devam ettiği bir andı. Birdenbire yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekti. Bana şunları söyledi:

“Şimdi burada, sen duâ et, ben “âmin” diyeyim. Ben de duâ edeyim, sen “âmin” de!” Bunun üzerine “peki” dedim ve şöyle duâ ettim:

“Allah’ım, bana çok kuvvetli ve çetin kâfirleri gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsini öldüreyim. Gâzi olarak geri döneyim!”

Benim yaptığım bu duâya, içten “âmin” dedi. Sonra da duâ etmeye başladı:

“Allah’ım, bana zorlu kâfirler gönder. Kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihadın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim. En sonunda bir tânesi de beni şehit etsin. Sonra, benim dudaklarımı, burnumu, kulaklarımı kessin. Ben kanlar içinde, senin huzûruna geleyim. Sen bana: “Abdullah, dudaklarını, burnunu, kulaklarını ne yaptın?” diye sorduğunda, Allahım, ben onlarla çok kusur işledim, yerinde kullanamadım. Senin huzûruna getirmeye utandım. Sevgili Peygamberimin de bulunduğu bir savaşta, toza toprağa bulandım da öyle geldim, diyeyim.”

Gönlüm böyle bir duâya “âmin” demek arzu etmiyordu. Fakat o istediği ve önceden söz verdiğim için mecburen “âmin” dedim. Daha sonra, kılıçlarımızı alıp, savaşa devam ettik. Hakikaten savaş, Abdullah’ın arzu ettiği şekilde cereyan etti. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk. Bir ara Abdullah’ın elindeki kılıç kırıldı. Resûl-i ekrem efendimiz, ona bir hurma dalı verdi. Bu dal, bir mucize olarak kılıç gibi önüne geleni kesmeye başladı. Birçok düşman öldürdü.

Savaşın sonuna doğru, nihâyet istediği gibi, şehit düştü. Akşam üstü mübarek bedeninin yanına vardığımda, duâ ettiği gibi, dudakları, burnu ve kulakları kesilmiş halde kanlar içinde yatıyordu. Hazret-i Hamza radiyallahu anh ile berâber aynı kabre koyup defnettik.

 

 

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu (Uhud’da şehid olan kardeşlerinizin ruhları, yeşil kuşlarla Cennete gitmiştir. Onlar Cennetin ırmaklarından su içer, meyvelerinden yiyip Arş’ın gölgesinde asılı altın kandillerle giderler, istirahat ederler. Yiyeceklerin, içeceklerin lezzetini ve orada yaşanan hayatın güzelliklerini tattıkları zaman, “Allahü teâlânın bizlere neler verdiğini kardeşlerimiz bilselerdi de, cihaddan çekinmeselerdi” dediler. Allahü teâlâ da, ben onlara, sizin durumunuzu bildiririm buyurdu.) [Müslim, Tirmizi, İbni Mace]

 

İşte o âyet-i kerimenin meali:

(Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, onlar Rableri indinde diridir ve Allah’ın bol nimetinden sevinç içinde rızıklanırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayanlara [henüz şehid olmamışlara, şehidlikte] korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.) [Al-i İmran 169]

 

(Şehid ölüm acısını duymaz.) [Beyheki]

(Şehid, öldürülmesinin acısını, ancak bir pirenin ısırması kadar duyar.) [Nesai]

 

(Allahü teâlâdan sıdk ve ihlas ile şehidlik isteyen, yatağında ölse de, şehid olur.) [Müslim]

(Şehidlerin çoğu, yatakta ölenlerdir. Savaşta öldürülenin niyetini ancak Allah bilir.) [İ. Ahmed]

(Amellerini yapmasa bile kavminin yaptığını seven kıyamette onlarla haşr olur.) [Hatib]

(İhlasla şehidliği arzu eden, şehid olmasa da, şehidlik sevabına kavuşur.) [Müslim]

 

(Deniz savaşında şehid olanların, bütün günahları, hatta [gıybet, hakaret, gibi bütün] kul hakları da affolur.) [İbni Mace]

Ama her deniz savaşında ölen kimse şehid olmaz ve günahları da affolmaz. Affolmanın da şartları vardır. Birinci şart, o kimsenin imanlı yani Müslüman olmasıdır. İmansızsa, o kimse denizde boğulsa da, savaşta da ölse, insanlığa, bütün dünyaya büyük hizmetleri dokunsa da cennete giremez.

Hadis-i şeriflerin bir kısmı, diğerini açıklar. Bunu açıklayan bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Nice kendisine silah isabet edip ölen kimse vardır ki, şehid değildir. Nice döşeğinde yatarken ölen kimse de vardır ki, Allah katında sıddık ve şehiddir.) [Ebu Nuaym, Ebu-ş-şeyh]

(Karada şehid olanın borçları ve emanetleri hariç, bütün günahları affolur. Denizde, suda boğularak ölen şehidin ise, borç ve emanetleri de dahil bütün günahları affolur.) [Ebu Nuaym]

(Abdestli yatan, gece vefat ederse şehid olur.) [İbni Sünni]

 

(Ümmetim bozulunca, sünnetime uyana yüz şehid sevabı verilir.) [Hakim]

 

 

ABDÜLEZEL PAŞA

1827 senesinde, Konya'nın Hâdim kazasında dünyaya gelen Abdülezel Paşa onaltı yaşında iken er olarak orduya katıldı. Askerlik mesleğine aşıktı. Çok gayretli ve çalışkan olduğu için; otuz yaşlarında subaylığa geçirildi. 1853-56 Kırım harbinde, baştan sona bulundu. 1868 Girid İsyanının bastırılmasında görev aldı. 1872'de Sırbistan ayaklanmalarının bastırılmasında dillere destan kahramanlıklar gösterdi. 1877-78 Osmanlı - Rus harbinde, Plevne muharebelerindeki hizmetlerinden dolayı, Tuğgeneralliğe yükseltildi. Son muharebesi olan 1897, Yunan harbinde büyük yararlıklar gösterdi. Tugay komutanı olduğu halde, cephenin en ön saflarında çarpışmaya katılıyordu. Türk birliği bastırdıkça, Zalim Yunan dayanamıyordu. Yer yer çekilmeye çalışıyordu. Top gülleleri yakınlarına kadar düşmeye başlamıştı. Yardımcı subaylar 'Aman paşam, siz bu kadar ileri çıkmayın. Bir kaza olup, birliğimiz başsız kalmasın' diye yalvarıyorlardı. Paşa ise onlara 'Ey oğul, ecel gelmeden insan ölmez. Ben elli senedir böyle savaştım. Hamdolsun hiç bir şey olmadı. Hep şehid olmayı aradım. Keşke şimdi burada arzuma kavuşabilsem' diyordu. İşte bu Alasonya muharebeleri öncesinde Paşa, Tugay personeline bir konuşma yaptı. Paşa şöyle diyordu: 'Askerlerim, yiğitlerim, bize, namusumuza göz diken düşmana haddini bildirmenin şimdi zamanıdır. Bilirsiniz ki hainler korkak olur. Biz üzerlerine yürüyünce kaçacaklardır. Şu gördüğünüz, Papaliva, Tırpan ve Misvaki tepelerinin zaptı, bizim için çok mühimdir. Siz Milona geçidi gibi zor bir engeli aştınız. Bu tepeler size dayanamaz. Cenab-ı Hakk'ın yardımı ile hain düşmanı yenip, sancağı oraya dikmenizi istiyorum. Türkün ve Osmanlının şanını yüceltme zamanıdır. Analarınız sizi bu günler için doğurup büyüttü. Devlet ve millet sizin süngü kuvvetinizle yücelecektir. Ben de sizinle beraber en önde savaşacağım. Sizden son arzum budur ki, eğer bu tepe alınmadan şehid olursam, benim cesedimi şehid olduğum yerde defn etmeyin. Bu tepeyi mutlaka ele geçirin ve benim için o tepe üzerinde bir kabir kazıp oraya defn edin. Şayet, tepeyi ele geçiremezseniz, bırakın cesedimi kurtlar, kuşlar yesin. Sizin dağları aşan hücumlarınıza, böyle tepeler dayanamaz. Allah'ın yardımı Peygamberimizin imdadı bizimledir. Haydi aslanlarım Allah utandırmasın.' diyerek fırlamıştır. Bu konuşma ile artık asker zaptedilemez şekilde çoşku seline kapılmıştır. Şiddetli bir akın başladı. Yunan askeri kaçıyordu. Atı üstündeki Abdülezel Paşa tam alnına, bir kurşun isabeti ile vuruldu. Bir müddet daha atının yelesine yapışarak gitti. Biraz sonra da atından aşağıya yuvarlanarak mertebelerin en yücesine kavuştu. Vasiyet ettiği tepe henüz düşmemişti. Askerler göz yaşı ile bu vaziyeti yerine getirmeye can atıyordu. Nihayet beklenen oldu ve Pürnatepe, Türk kuvvetlerinin eline geçti. Paşalarını büyük bir saygı ve itina ile tepeye defn ettiler.

Bu gün, bu Konyalı paşamızın ismi; güzel İstanbulumuzun Balat semtinde, haliç kıyısında yeşillik bir caddeye verilmiştir. Bu vatan uğruna, seve seve canını verenlere rahmetler diliyoruz. Bizler de onların aziz kanlarının hatırasına bu vatan ve millet için gece gündüz çalışmalıyız. Onlara layık torunlar olduğumuzu, bütün dünya aleme ispat etmeliyiz.
 

Bazı sualler ve cevapları:

 

Cennete Müslüman olan girer

Sual: İnsanlara da hizmet etmek sevab mıdır? Sevapsa, bazı kâfirlerin hizmetleri pek çoktur. Onların da Cennete gitmesi gerekmez mi? Sayısız iyilikleri, cami yaptırmak gibi ibadetleri ve insanlığa büyük hizmetleri olan çok cömert bir kâfir, zulüm ve işkence görüp, mazlum olarak öldürülse, Cennete gitmez mi?

CEVAP

İmanı olmayanın hiçbir amelinin kıymeti yoktur. İbadetler ve bütün iyi işler kıymetli ise de, bunları yapmak, imanın yanında ikinci derecede kalır. İman temel, iyi işleri yapmak, ikinci derecededir, imandan sonra gelir. İmanın ve iman ile birlikte olan iyi işlerin dünyada da, ahirette de faydaları vardır. İnsanı saadete ulaştırırlar. İmansız olan iyi işler, insanı, dünyada saadete kavuşturabilir. Ahirette faydası olamaz.

İyi işlere, ibadetlere sevap verilebilmesi için düzgün iman sahibi olmak gerekir. Bir kâfirin yaptığı hiçbir iyiliğin Allah katında kıymeti yoktur, hatta cami, çeşme yaptırsa, namaz kılsa, oruç tutsa hiç kıymeti olmaz. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(İmansızların yaptıkları faydalı işler, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Ahirette o işlerin hiçbir faydası olmaz.) [İbrahim 18]

(Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün [iyi] işleri, boşa gidecek, Cehennemde sonsuz kalacaklar.) [Tevbe 17]

(Kıyamette onların yaptıkları her işi toz duman ederiz.) [Furkan 23]

(Kıyamette en çok ziyana uğrayanlar, iyi işler yaptıklarını sanıp da, bütün çabaları boşa gidenlerdir.) [Kehf 103–104]

(Ahirette onlara ateşten başkası yoktur, yaptıkları işler boşa gitmiştir.) [Hud 16]

(Kâfir olarak ölenlerin yaptıkları işler, dünyada da, ahirette de boşa gider, Cehennemde devamlı kalırlar.) [Bekara 217]

(Allah şirki [küfrü, bozuk imanı] asla affetmez. Diğer bütün günahları ise, istediği kimselerden affeder.) [Nisa 48]

 

Cennete girmenin şartlarının ne olduğunu, Allahü teâlâ açıkça bildirdi. Cennete gitmenin şartı imanlı, yani Müslüman olmaktır. İmanlı olmayan, yani kâfir olan Cennete giremez. Kâfirlerin gideceği ve sonsuz kalacağı yer cehennemdir.

Şu halde, bir kâfir haksız olarak, işkence ile zulüm ile öldürülse, bütün dünyaya hizmet etse, Cennete giremez.

Bazıları da, (çok temiz olan, yalan dolan bilmeyen, hırsızlık etmeyen, yol köprü, çeşme gibi insanlığa hizmet eden kâfirler de var. Bunlar da mı cennete girmeyecek) diyorlar. Cennete girmenin çaresini, yolunu Cennetin, Cehennemin ve kâinatın sahibi olan Allahü teâlâ bildirdi. Bizim istememizle kimse Cennete veya Cehenneme girmez. Zengin-fakir, zenci-beyaz, köylü-şehirli, kadın-erkek, temiz-kirli, tembel-çalışkan, cimri-cömert, cahil-bilgin, zalim-mazlum benzeri hiçbir ayrım yapılmaz. Sadece imanlı ve imansız ayrımı yapılır. Yani Müslüman olan Cennete girer, ebedi nimetlere kavuşur. İmansız olan da, Cehenneme gider, ebedi azaba maruz kalır.

 

Sual: Bir yazar, sanki azap âyetleri yokmuş gibi, hep rahmet âyetlerini yazarak, Hıristiyanlara kucak açan diyalogcuları geride bırakıyor. Kitap, sünnet, icma ve kıyasa aykırı olarak, mazlum olarak ölen Hıristiyanların şehit olduklarını söylüyor. Şöyle diyor: (Şirke girmemiş, fakat zulümle ölmüş Hıristiyanların bir nevi şehit olduklarını söylemek âyet ve hadislere aykırı değildir. Çünkü Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır.)

CEVAP

Yazarın bu sözü dindeki dört delile [Kur’ana, sünnete, icmaya ve kıyas-ı fukahaya] aykırıdır. Şirke girmemiş Hıristiyan demenin anlamı, Müslüman bir kâfir demektir.

Kâfirse Müslüman denmez, Müslümansa kâfir denmez. Bu söz, necasete [pisliğe], temiz necaset demeye benzer. Yani temiz necaset denmez, temiz ise, o zaman necaset değildir. Hıristiyan gayrimüslimdir, kâfirdir. Her kâfir şirke girmiştir. Şirke girmemiş olana gayrimüslim veya Hıristiyan denmez, o Müslümandır. Şirke girerse kâfir olur.

 

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:

(Bana iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.) [Hâkim]

 

(Beni duyup da, bana inanmayan Yahudi ve Hıristiyanlar, muhakkak Cehenneme girecektir.) [Müslim]

Hıristiyanlar ehl-i kitabdır. Ehl-i kitab kâfirdir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Elbette, ehl-i kitaptan [Yahudi ve Hıristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6]

(Cennete sadece Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim]

(Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan [ve her kâfir] elbette Cehenneme girecektir.) [Hâkim]

 

 

 

 

 

Dinimizin Şehid Dediği Ölçülere Uymadığı Halde Şehid İfadelerinin Kullanılmalarına Günümüz Uygulamalarından Örnekler:

 

Not: Bu örnekleri birilerini eleştirmek için değil dinimizin emirleri bilinmediğinde nasıl yanlış uygulamaların ortaya çıkabildiğini göstermek maksadı ile veriyoruz.

Elbette iyi niyetle bir çok iş ortaya konabilir ama niyet ne olursa olsun yanlış işler sapmalar meydana getirir. Başka yanlışlıkları doğurur.

 

rummm

Şehidlik İle İlgili Günümüz Basınından:

 

 

Bir Komünist Dergide Çıkan Makaleden Bir Bölüm: (Hiç değiştirilmeden olduğu gibi alınmıştır ifadeler tamamen kendilerine aittir.)

 

“Devrimci Sol’un "mevlit" olayını savunurken ileri sürdüğü "hasmı köşeye sıkıştırma" konularından birisi de devrim mücadelesinde yaşamlarını yitiren devrimcilerin "devrim şehitleri" olarak anılmalarıdır. Ve "sıkıştırmaktadırlar": Şehitlik mertebesinin kökeni nedir acaba?

Evet, gerçekten "şehitlik mertebesinin" kökeni nedir?

Devrimci mücadeleyle az çok tanışıklığı olan herkesin bildiği gibi, devrimciler hiçbir zaman devrim mücadelesinde yaşamlarını yitirenler için "şehitlik mertebesine" ulaştıklarını söylememişlerdir ve söylemezler. Devrim mücadelesinde "şehit düşülür", ancak "şehitlik mertebesine" yükselinmez. İşte İslami söylemden gelen etki, Devrimci Sol’un "savunma"sında böylesine açık durumdadır. Tıpkı PKK'nin kendi "şehitleri" için "şehadet" sözcüğünü kullanması gibi.

Elbette "şehitlik mertebesi", İslamiyette, İslami amaçlar için çalışan ya da savaşan kişilerin öldüklerinde "ulaştıkları" yerdir. Bu yer, İslamiyette, "Allahın yanı"dır, bu bağlamda "Allahın tanıklığı mertebesine" ulaşılır. Ancak herkesin açıkca bildiği ve kullandığı gibi, devrim mücadelesinde yaşamlarını yitirenler "şehit" değil, "devrim şehiti"dir. Bu nedenle, hiç kimse, devrim şehitleri ile dinsel anlamdaki "şehit"liği birbirine karıştırmamıştır ve karıştırmamaktadır.”

 

(Görüldüğü gibi kendileri de, “bizimkiler gerçek şehid değil” diyorlar ve gerçek şehidleri kötü zannederek kendilerini kendi sözleri ile de ayırıyorlar)

 

 

 

Şehitlerimizi Birgün Değil Hergün Anacağız


HÖC'lüler Kızıldere ve devrim şehitlerini bulundukları her yerde anmaya devam ediyorlar. Birçok yerde polis engeliyle karşılaşan HÖC'lüler halka şehitlerini anlatmaya, umudun sesini taşımaya devam ediyor, şehitlerini anarken umudu her koşulda selamlayacaklarını haykırıyorlar.

http://www.yuruyus.com/www/turkish/images/cebeci1_hg_003.jpgHÖC'lüler 13 Nisan günü Cebeci Mezarlığı'nda sosyalizm mücadelesinde şehit düşen devrimcilerin mezarlarının başındaydı.

 

 

 

 

Şehidler İçin Konserler:

 

Bilinemediği için şehidlerimiz Konserlerle Anılıyor; (Çünkü TV den Filmlerden kopyalanmış iyi niyetli uygulamalar bunlar. Mesela Anzaklar da ölülerini böyle konserlerle falan anıyor. Şimdilik belki bizimkilerde içki yoktur ama ileride olmayacağı söylenemez. Cahil Müslüman her yanlışı yapabilir. Nitekim normalde de içmemesi gereken alkollü içkiyi içmeyi çok normal sayıp içilmesi uygun değil diyenlere de çocukların büyüklere verdiği tepki gibi tepkiler veriyorlar).

 

 

 Balıkesir’in Edremit ilçesinde Liseli gençlerin kurduğu Çanakkale Şehitleri için kendi besteledikleri ‘Kefensizler’ isimli parça ile kendisini ispatlayan Rigor Mortis Gurubu Balıkesir’de ‘Şehit Aileleri Derneğine Yardım’ amacı ile düzenlenen konsere gönüllü katılıyor. Rigor Mortis Gurubu sözcüsü Batuhan Bilge Elersu, “Dökülen her damla şehit kanına bir nota parolası ile konserlerimize başlıyoruz” dedi.

         ENVER DOLGUN / EDREMİT
  ANADOLU AJANSI

Balıkesir’in Edremit ilçesinde 3 sene önce Liseli gençlerin kurduğu Rigor Mortis Gurubu Endüstriyel Metal Müzik Topluluğu yangında yanan aileye yardım ve Edremit Engelliler Derneğine yardım için verdikleri halk konserleri ile kendilerini göstermişti.
Balkes Rock isimli internet sitesinin Balıkesir’de organize edeceği ‘Şehit Aileleri Derneğine Yardım’ amacı ile düzenlenen konsere gönüllü ve ücretsiz olarak katılacaklarını açıklayan Rigor Mortis Gurubu sözcüsü Batuhan Bilge Elersu, “Dökülen her damla şehit kanına bir nota parolası ile konserlerimize başlıyoruz. Her nerede bu amaca yönelik konser varsa biz gönüllü olarak katılacağız. Bu ülke ve bu vatan bizim hepimizindir. Bizler, birer vatansever ve Kuvayı Milliyeciler olarak verilecek her türlü görevde varız” dedi.